Çiğdem TANKAYA
Hayal gücüyle örülü kurgularında insan ruhunun derinliklerini keşfetmeyi seven bir yazardır. Karakterlerinin iç dünyasına titizlikle eğilir, sıradan görünen anların ardındaki büyüyü kelimelere taşır. Yazılarında duygusal yoğunluğu güçlü bir dil ve akıcı bir üslupla harmanlayan Tankaya, okurlarını hem düşündüren hem de hissettiren hikâyeler yaratmayı amaçlar.
-
I.Bölüm
Sessiz Hafıza
Bir zamanlar, insanların gözünden saklı kalmış bir ormanda, hiçbir haritada görünmeyen, rüzgârın bile uğramaktan çekindiği bir göl vardı. Bu gölün suyuna bakan herkes, yalnızca kendi yansımasını değil; geçmişini, bugününü ve henüz yaşanmamış ihtimallerini görürdü.
Söylenene göre, göle dokunanın kalbi ağırlaşır, çünkü yalnızca kendi sırlarını değil, dünyanın unutulmuş sırlarını da taşımaya başlardı. Bu yüzden göl, “Sessiz Hafıza” diye anılırdı.
Bir gün, içindeki huzursuzluğu susturamayan bir yolcu, göle varmak için uzun bir yürüyüşe çıktı. Adımlarının ardında, toprağın üzerine gümüşten izler bırakıyordu; çünkü o yolcu sıradan biri değildi. Doğduğu anda yıldızlardan bir parça kalbine düşmüş, ona hem merak hem de yük vermişti.
Gölün kıyısına vardığında, suyun yüzeyinde kendi suretini değil; yaşamakta tereddüt ettiği bütün hayatları gördü:
– Birinde bir dağın zirvesinde yalnız bir bilgeydi.
– Diğerinde kalabalık sofralarda kahkahalara karışan bir dost.
– Başka birinde hiç başlamadığı bir aşka cesaret eden, kırık ama özgür bir kalpti.
Yolcu, gözlerini kapadı ve fısıldadı:
“Eğer bütün bu ihtimaller ben isem, hangisini yaşamak için buradayım?”
O an gölün yüzeyinde hiç beklemediği bir cevap belirdi:
“Yaşayamadıkların seni büyütür, yaşadıkların seni tamamlar. Ama asıl olan, senin seçtiklerin değil; senin olduğundur.”
Ve yolcu, suyun serinliğine elini daldırdığında, bütün ihtimaller bir kuş gibi gökyüzüne karıştı. Ormanda yankılanan tek şey ise kalbinin yeni ritmiydi.
O günden sonra, yolcuyu görenler onun gözlerinde garip bir ışık fark etti. Sanki bakışlarında hem binlerce hayatın yorgunluğu, hem de tek bir hayatın özgürlüğü vardı.II.Bölüm
Fısıldayan Taşlar
Yolcu, Sessiz Hafıza Gölü’nden ayrıldığında artık aynı kişi değildi. Adımlarının ardında bıraktığı gümüş izler, rüzgârla birlikte toza karışıyor; fakat gözlerindeki ışık her geçen gün daha da belirginleşiyordu.
Ormanın derinliklerinde ilerlerken, tuhaf bir uğultu duymaya başladı. İlk başta rüzgârın sesi sandı. Sonra fark etti ki bu, taşların fısıltısıydı. Yerde, yosunlarla kaplı küçük taşlar, sanki binlerce yıllık sırları birbirlerine aktarıyordu.
Yolcu, taşlardan birini eline aldı. Taşın soğuk yüzeyinde hafif titreşimler hissetti; ardından zihninde bir ses yankılandı:
“Bizi duyan nadir kişilerdensin. Biz, unutulan sözlerin muhafızıyız. Her taş, bir zamanlar söylenmiş ama hatırlanmamış bir kelimeyi saklar.”
Yolcu merakla sordu:
“Peki benim taşım hangi kelimeyi taşıyor?”
Taş, hafifçe parladı ve tek bir kelimeyi fısıldadı:
“Cesaret.”
Yolcunun kalbi hızla çarpmaya başladı. Çünkü o kelime, hayatı boyunca en çok ihtiyaç duyduğu ama en az sahip olduğunu düşündüğü şeydi.
Taş, devam etti:
“Bizim görevimiz, yolunu kaybedenlere hatırlatmak. Senin yolun, yalnızca kendi ışığını değil, başkalarının karanlığını da aydınlatmak olacak.”
O an yolcu, bu yolculuğun sadece kendisine değil, başkalarına da dokunacağına dair derin bir hisle doldu. Taşı cebine koydu, ama fark etti ki o taş artık sıradan bir taş değildi. Nereye giderse gitsin, taş fısıldamaya devam edecekti.III.Bölüm
İki Yolcunun Karşılaşması

Ormanın göğsüne gizlenmiş dar bir patikada ilerlerken, yolcu taşın cebinde hâlâ fısıldadığını duyuyordu. “Cesaret… Cesaret…” diyordu ince bir melodi gibi.
Her adımda kalbi biraz daha ağırlaşıyor ama aynı zamanda daha kararlı hissediyordu.
Derken, sislerin arasından bir gölge belirdi. Yolcu önce bunun bir hayal olduğunu düşündü; fakat gölge yaklaşınca bunun bir başka yolcu olduğunu fark etti. Uzun bir pelerin giymiş, omzunda eski bir çanta taşıyan bu yabancı, dikkatli gözlerle onu süzüyordu.
Yabancı gülümsedi ve “Sen de mi fısıldayanları duydun?” diye sordu.
Yolcu şaşırdı. “Sen de mi taşların dilini biliyorsun?”
Yabancı, cebinden küçük, kehribar renginde bir taş çıkardı. Taş, yanar döner bir ışıkla parladı. “Benim taşım bana ‘Sabır’ dedi,” dedi.
“Görünüşe göre senin taşınla benimki kardeş sayılır.”
Yolcu derin bir nefes aldı. “Benimki ‘Cesaret’ dedi. Demek ki bu orman, yalnızca tek bir yol için çağırmıyor.”
İki yolcu uzun süre birbirlerine baktılar. Sanki karşılarında yabancı değil, çok eskiden tanıdıkları bir parça vardı. Çünkü her biri kendi kelimesini taşıyor, ama aynı zamanda diğerinin eksikliğini de tamamlıyordu.
O an, rüzgâr birden yükseldi. Gökyüzü bulutlarla kapandı ve taşların fısıltısı kulakları doldurdu:
“Yol yalnız sürdürülemez. Cesaret, sabırla; sabır, cesaretle tamamlanır. Birlikte yürüyün, çünkü önünüzdeki kapı yalnızca ikinizi kabul edecek.”
Yolcular, birbirlerine doğru başlarını eğdiler. Artık anlıyorlardı: Bu orman sadece sırlar saklamıyor, aynı zamanda yolları da birleştiriyordu.
Ve birlikte, sislerin ardında beliren eski bir taş kapıya doğru yürüdüler. Kapının üzerinde solgun ışıklarla yazılmış tek bir cümle vardı:
“Kim olduğun değil, kiminle olduğun açar bu eşiği.”IV.Bölüm
Kapının Ardındaki Sır
Yolcular, üzerindeki yazıyı okudukları taş kapının önünde bir süre sessizce durdular. Her biri kendi taşını avucunda sıkıca tutuyordu: biri “Cesaret”, diğeri “Sabır.” Kapının dili onlara açıktı, ama eşiği aşmak için ikisinin de aynı anda ellerini kapıya koyması gerekiyordu.
Göz göze geldiler, derin bir nefes aldılar ve birlikte ellerini kapıya uzattılar.
Taş kapı, sanki yüzyıllardır beklediği an gelmiş gibi titremeye başladı. Ardından ağır bir gürültüyle açıldı. İçeriden loş bir ışık yayıldı; ne sıcak ne soğuk, tam ortasında duran bir denge ışığıydı.
Kapının ardında ne altın şehirler ne de korkunç yaratıklar vardı. Sadece büyük, yuvarlak bir oda… Odanın ortasında ise dev bir ayna duruyordu. Ama bu ayna, insanın yüzünü değil, ruhunu yansıtıyordu.
İkisi de aynaya baktığında şaşkınlıktan donup kaldılar. Çünkü aynada ayrı ayrı değil, tek bir varlık olarak görünüyordu. Cesaret ve Sabır, iki ayrı yolcunun değil, aslında tek bir ruhun eksik parçalarıydı.
O an taşların fısıltısı bir kez daha yankılandı:
“Yolculuk sizi başka diyarlara taşımadı. Yolculuk, sizi kendinize taşıdı. Her insan, eksik parçalarını yolculukta bulur. Sizinki tesadüf değildi, kaderin kendisiydi.”
Yolcuların gözlerinden yaşlar süzüldü, ama bu acı değil; bütünleşmenin, tamamlanmanın gözyaşıydı. Taşlar ellerinde toz gibi dağıldı ve yok oldu. Çünkü artık onlara ihtiyaç kalmamıştı.
Aynadan yayılan ışık, ikisini de sardı. Son kez duydukları cümle şuydu:
“Gerçek yolculuk dışarıya değil, içeriye yapılır.”
Kapı bir daha açılmamak üzere kapandı. Orman sessizleşti.
Ve yolcular, artık tek bir adımda hem kendilerini hem de birbirlerini taşıyarak, sonsuzluğun yoluna koyuldular.Sizlerden gelen yorumlar
Harika!
Her satırında içtenlik ve derinlik hissediliyor. Anlatımınız insanı hemen içine çekiyor; okurken hem düşündüm hem de ruhum dinlendi. Böyle yazıları düzenli görmek çok güzel olacak, sabırsızlıkla yeni paylaşımlarınızı bekliyorum.
— Burak
Kesinlikle tavsiye ederim!
Yazınızı okurken sanki bir arkadaşım bana içten içe sırlarını fısıldıyormuş gibi hissettim. Hem huzur verdi hem de düşündürdü. Satırlarınızın arasına gizlenmiş o ışığı görmek çok güzel. Yeni yazılarınızı sabırsızlıkla bekliyorum
— Seda
Beş yıldız!
Yazınızı okurken kendimi bir masalın içinde hissettim. Satırlar öylesine içten ve akıcı ki, sanki yanımda oturmuş bana hikâye anlatıyormuşsunuz gibi. Özellikle kelimeler arasına gizlenen o duygular çok tanıdık geldi; bazen unuttuğum, bazen de dile getiremediğim hisleri yeniden hatırlattınız. Çok samimi, çok sıcak bir anlatımınız var. Beni hem düşündürdü hem de huzur verdi. İyi ki böyle yazılar paylaşıyorsunuz, insanın ruhuna dokunan satırlarla karşılaşmak gerçekten çok kıymetli. Yeni yazılarınızı heyecanla bekliyorum
— Aysel
-
I.Bölüm
Sessiz Hafıza
Bir zamanlar, insanların gözünden saklı kalmış bir ormanda, hiçbir haritada görünmeyen, rüzgârın bile uğramaktan çekindiği bir göl vardı. Bu gölün suyuna bakan herkes, yalnızca kendi yansımasını değil; geçmişini, bugününü ve henüz yaşanmamış ihtimallerini görürdü.
Söylenene göre, göle dokunanın kalbi ağırlaşır, çünkü yalnızca kendi sırlarını değil, dünyanın unutulmuş sırlarını da taşımaya başlardı. Bu yüzden göl, “Sessiz Hafıza” diye anılırdı.
Bir gün, içindeki huzursuzluğu susturamayan bir yolcu, göle varmak için uzun bir yürüyüşe çıktı. Adımlarının ardında, toprağın üzerine gümüşten izler bırakıyordu; çünkü o yolcu sıradan biri değildi. Doğduğu anda yıldızlardan bir parça kalbine düşmüş, ona hem merak hem de yük vermişti.
Gölün kıyısına vardığında, suyun yüzeyinde kendi suretini değil; yaşamakta tereddüt ettiği bütün hayatları gördü:
– Birinde bir dağın zirvesinde yalnız bir bilgeydi.
– Diğerinde kalabalık sofralarda kahkahalara karışan bir dost.
– Başka birinde hiç başlamadığı bir aşka cesaret eden, kırık ama özgür bir kalpti.
Yolcu, gözlerini kapadı ve fısıldadı:
“Eğer bütün bu ihtimaller ben isem, hangisini yaşamak için buradayım?”
O an gölün yüzeyinde hiç beklemediği bir cevap belirdi:
“Yaşayamadıkların seni büyütür, yaşadıkların seni tamamlar. Ama asıl olan, senin seçtiklerin değil; senin olduğundur.”
Ve yolcu, suyun serinliğine elini daldırdığında, bütün ihtimaller bir kuş gibi gökyüzüne karıştı. Ormanda yankılanan tek şey ise kalbinin yeni ritmiydi.
O günden sonra, yolcuyu görenler onun gözlerinde garip bir ışık fark etti. Sanki bakışlarında hem binlerce hayatın yorgunluğu, hem de tek bir hayatın özgürlüğü vardı.II.Bölüm
Fısıldayan Taşlar
Yolcu, Sessiz Hafıza Gölü’nden ayrıldığında artık aynı kişi değildi. Adımlarının ardında bıraktığı gümüş izler, rüzgârla birlikte toza karışıyor; fakat gözlerindeki ışık her geçen gün daha da belirginleşiyordu.
Ormanın derinliklerinde ilerlerken, tuhaf bir uğultu duymaya başladı. İlk başta rüzgârın sesi sandı. Sonra fark etti ki bu, taşların fısıltısıydı. Yerde, yosunlarla kaplı küçük taşlar, sanki binlerce yıllık sırları birbirlerine aktarıyordu.
Yolcu, taşlardan birini eline aldı. Taşın soğuk yüzeyinde hafif titreşimler hissetti; ardından zihninde bir ses yankılandı:
“Bizi duyan nadir kişilerdensin. Biz, unutulan sözlerin muhafızıyız. Her taş, bir zamanlar söylenmiş ama hatırlanmamış bir kelimeyi saklar.”
Yolcu merakla sordu:
“Peki benim taşım hangi kelimeyi taşıyor?”
Taş, hafifçe parladı ve tek bir kelimeyi fısıldadı:
“Cesaret.”
Yolcunun kalbi hızla çarpmaya başladı. Çünkü o kelime, hayatı boyunca en çok ihtiyaç duyduğu ama en az sahip olduğunu düşündüğü şeydi.
Taş, devam etti:
“Bizim görevimiz, yolunu kaybedenlere hatırlatmak. Senin yolun, yalnızca kendi ışığını değil, başkalarının karanlığını da aydınlatmak olacak.”
O an yolcu, bu yolculuğun sadece kendisine değil, başkalarına da dokunacağına dair derin bir hisle doldu. Taşı cebine koydu, ama fark etti ki o taş artık sıradan bir taş değildi. Nereye giderse gitsin, taş fısıldamaya devam edecekti.III.Bölüm
İki Yolcunun Karşılaşması

Ormanın göğsüne gizlenmiş dar bir patikada ilerlerken, yolcu taşın cebinde hâlâ fısıldadığını duyuyordu. “Cesaret… Cesaret…” diyordu ince bir melodi gibi.
Her adımda kalbi biraz daha ağırlaşıyor ama aynı zamanda daha kararlı hissediyordu.
Derken, sislerin arasından bir gölge belirdi. Yolcu önce bunun bir hayal olduğunu düşündü; fakat gölge yaklaşınca bunun bir başka yolcu olduğunu fark etti. Uzun bir pelerin giymiş, omzunda eski bir çanta taşıyan bu yabancı, dikkatli gözlerle onu süzüyordu.
Yabancı gülümsedi ve “Sen de mi fısıldayanları duydun?” diye sordu.
Yolcu şaşırdı. “Sen de mi taşların dilini biliyorsun?”
Yabancı, cebinden küçük, kehribar renginde bir taş çıkardı. Taş, yanar döner bir ışıkla parladı. “Benim taşım bana ‘Sabır’ dedi,” dedi.
“Görünüşe göre senin taşınla benimki kardeş sayılır.”
Yolcu derin bir nefes aldı. “Benimki ‘Cesaret’ dedi. Demek ki bu orman, yalnızca tek bir yol için çağırmıyor.”
İki yolcu uzun süre birbirlerine baktılar. Sanki karşılarında yabancı değil, çok eskiden tanıdıkları bir parça vardı. Çünkü her biri kendi kelimesini taşıyor, ama aynı zamanda diğerinin eksikliğini de tamamlıyordu.
O an, rüzgâr birden yükseldi. Gökyüzü bulutlarla kapandı ve taşların fısıltısı kulakları doldurdu:
“Yol yalnız sürdürülemez. Cesaret, sabırla; sabır, cesaretle tamamlanır. Birlikte yürüyün, çünkü önünüzdeki kapı yalnızca ikinizi kabul edecek.”
Yolcular, birbirlerine doğru başlarını eğdiler. Artık anlıyorlardı: Bu orman sadece sırlar saklamıyor, aynı zamanda yolları da birleştiriyordu.
Ve birlikte, sislerin ardında beliren eski bir taş kapıya doğru yürüdüler. Kapının üzerinde solgun ışıklarla yazılmış tek bir cümle vardı:
“Kim olduğun değil, kiminle olduğun açar bu eşiği.”IV.Bölüm
Kapının Ardındaki Sır
Yolcular, üzerindeki yazıyı okudukları taş kapının önünde bir süre sessizce durdular. Her biri kendi taşını avucunda sıkıca tutuyordu: biri “Cesaret”, diğeri “Sabır.” Kapının dili onlara açıktı, ama eşiği aşmak için ikisinin de aynı anda ellerini kapıya koyması gerekiyordu.
Göz göze geldiler, derin bir nefes aldılar ve birlikte ellerini kapıya uzattılar.
Taş kapı, sanki yüzyıllardır beklediği an gelmiş gibi titremeye başladı. Ardından ağır bir gürültüyle açıldı. İçeriden loş bir ışık yayıldı; ne sıcak ne soğuk, tam ortasında duran bir denge ışığıydı.
Kapının ardında ne altın şehirler ne de korkunç yaratıklar vardı. Sadece büyük, yuvarlak bir oda… Odanın ortasında ise dev bir ayna duruyordu. Ama bu ayna, insanın yüzünü değil, ruhunu yansıtıyordu.
İkisi de aynaya baktığında şaşkınlıktan donup kaldılar. Çünkü aynada ayrı ayrı değil, tek bir varlık olarak görünüyordu. Cesaret ve Sabır, iki ayrı yolcunun değil, aslında tek bir ruhun eksik parçalarıydı.
O an taşların fısıltısı bir kez daha yankılandı:
“Yolculuk sizi başka diyarlara taşımadı. Yolculuk, sizi kendinize taşıdı. Her insan, eksik parçalarını yolculukta bulur. Sizinki tesadüf değildi, kaderin kendisiydi.”
Yolcuların gözlerinden yaşlar süzüldü, ama bu acı değil; bütünleşmenin, tamamlanmanın gözyaşıydı. Taşlar ellerinde toz gibi dağıldı ve yok oldu. Çünkü artık onlara ihtiyaç kalmamıştı.
Aynadan yayılan ışık, ikisini de sardı. Son kez duydukları cümle şuydu:
“Gerçek yolculuk dışarıya değil, içeriye yapılır.”
Kapı bir daha açılmamak üzere kapandı. Orman sessizleşti.
Ve yolcular, artık tek bir adımda hem kendilerini hem de birbirlerini taşıyarak, sonsuzluğun yoluna koyuldular.Sizlerden gelen yorumlar
Harika!
Her satırında içtenlik ve derinlik hissediliyor. Anlatımınız insanı hemen içine çekiyor; okurken hem düşündüm hem de ruhum dinlendi. Böyle yazıları düzenli görmek çok güzel olacak, sabırsızlıkla yeni paylaşımlarınızı bekliyorum.
— Burak
Kesinlikle tavsiye ederim!
Yazınızı okurken sanki bir arkadaşım bana içten içe sırlarını fısıldıyormuş gibi hissettim. Hem huzur verdi hem de düşündürdü. Satırlarınızın arasına gizlenmiş o ışığı görmek çok güzel. Yeni yazılarınızı sabırsızlıkla bekliyorum
— Seda
Beş yıldız!
Yazınızı okurken kendimi bir masalın içinde hissettim. Satırlar öylesine içten ve akıcı ki, sanki yanımda oturmuş bana hikâye anlatıyormuşsunuz gibi. Özellikle kelimeler arasına gizlenen o duygular çok tanıdık geldi; bazen unuttuğum, bazen de dile getiremediğim hisleri yeniden hatırlattınız. Çok samimi, çok sıcak bir anlatımınız var. Beni hem düşündürdü hem de huzur verdi. İyi ki böyle yazılar paylaşıyorsunuz, insanın ruhuna dokunan satırlarla karşılaşmak gerçekten çok kıymetli. Yeni yazılarınızı heyecanla bekliyorum
— Aysel
Yorum bırakın
Yorum bırakın